Sevgili dostlar,
Sahnelerde sigara propagandasına son verilmesi için başlattığım kampanyaya desteklerinizi bekliyorum. Tiyatro Dergisi yönetmeni Sayın Mustafa Demirkanlı, bana ilk desteği verdi, ona teşekkürlerimi sunuyorum.
Sevgi ve saygılarımla,
Aydın Ergil
Bu makalenin bulunduğu diğer siteler:
1. Tiyatro Dergisi
2. Tiyatro Dünyası
Tiyatro ve Sigara: Yönetmenlere Çağrı
Tiyatro, bir dildir, hem de en güçlüsünden. Bu yüzden, ondan korkanlar, ondan kaçınanlar, ona karşı olanlar, onu yasaklayanlar, onu karalayanlar hep olur. Aynı diğer diller gibi, tiyatro da iletişime, çoğu kez de tek yönlü düşünce iletimine yarar.
Bu yılın yalnızca ekim ve kasım aylarında izlediğim 25 oyundan 15'inde sahnede sigara içildi. Hele oyunlardan biri "fuayede" (tiyatronun 4 masa sığabilen kafeteryasında) oynanıyordu, oyuncuların sürekli sigara içmelerine, 50 dakika bile sigaradan uzak kalmaya dayanamayan izleyiciler de katıldı, tiyatro, sigarayı içmeyen, onu sağlığı için risk olarak gören diğerlerine "cehennem" ortamı yarattı.
Bu 15 oyundan herbirindeki sigara içme sahnesini tek tek düşündüğümüzde bunlardan hiçbirinde sigaranın anlatıma bir katkısının olmadığını, oyun yazarının, yönetmeninin "tahminlerinin" tersine oyun karakterlerinin, sigara içmeyenlerin gözünde küçüldüğünü görüyoruz. Bir başka deyişle, yönetmen oyunculara başkalarının yanında sigara içirerek, ona bir kimlik kazandırıyor, bu kimlik gerçekten o karakterin taşımasını istediği kimlik mi? "Güçlü" yönetmen ve "güçlü" oyuncu ikilisi, anlatılmak istenen düşünceyi vermek için sigara gibi araca gereksinim duyacak denli "güçsüz" mü? O sigara içme sahnesi gerçekten gerekli mi? Eğer bir insanın düşünmekte olduğu izlenimi sigara ile veriliyorsa sigara içmeyenler, "düşünmeyen" insanlar mı?
Bu yıl, gençlerin tiyatroya ilgisi geçen yıllara oranla daha fazla. Sigaraya eğilim ise genç yaşlarda ortaya çıkıyor. Sahnede belirli bir ruhsal konumda ya da sürekli olarak sigara içen "karakteriyle", oyunun yönetmeni gençlere, sigaranın açık propagandasının yaptığının ayırdında mı? Sigara içmeden "aydın" olunamaz mı, düşünülemez mi? Sigara içmeyen bir oyuncunun rol gereği sigara içmek zorunda bırakılması bir suç değil mi? Sigaradan rahatsız olan, onu yaşamı için risk olarak gören izleyicileri yok saymak yönetmenlerimize "yakışıyor" mu?
Türkiye'de yılda 117 bin kişi sigara yüzünden ölüyormuş. Bir başka deyişle, Türkiye'de bu yüzden her 5 dakikada bir kişi ölüyor. En yakın dostlarımız sigara içmelerinin bedellerini bacaklarını, yüreklerini, yaşamlarını feda ederlerken, çağın en büyük ölüm nedenini hiçe saymak mümkün mü?
Tüm yönetmenleri sahnede sigara içim sahnelerini oyunlarından kaldırmaya çağırıyorum.
Aydın Ergil
aydinergil@yahoo.com
Bu "blog"un sahibi Aydın Ergil, zaman buldukça anı ve düşüncelerini bu internet sayfalarına aktarmaktadır. e-posta adresleri: aydinergil@gmail.com ya da aydinergil@yahoo.com A.E.
5 Aralık 2006
13 Ekim 2006
Heidi'nin Kenti St. Moritz

Bir ülkeyi tanımanın en güzel yollarından biri de tren yolculuğu. İsviçre, turistler için, 4, 8, 15, 22 ve 30 günlük tren biletleri geliştirmiş. Bu biletlerden birini aldığınızda o süre içinde ek bir ücret ödemeden dilediğiniz kadar tren yolculuğu yapabiliyorsunuz. Biz de, Zürih’ten başladığımız yolculuğa önce Chur’da ara verip sonra her mevsim cazibesini koruyan St. Moritz’e vardık.
İsviçre’nin Graubünden kantonunun Engadin bölgesinin incisi St. Moritz, Alpler ile kendi adını taşıyan gölün birleştiği yamaçta, deniz yüzeyinden 1856 metre yükseklikte kurulmuş. Kentte konuşulan dil Almanca. Her yılın ortalama 322 gününün güneşli geçtiği St. Moritz’de yılın her gününde zevkle yapacağınız bir etkinlik mutlaka var. Yazın binicilik, dağcılık, golf, yelken, yürüyüşler, kışın kış sporları, ilkbaharda doğanın uyanışı, sonbaharda ise en güzel doğa görüntülerini gözleme, her mevsim sanat etkinlikleri, ne isterseniz var. Örneğin, doğal güzellikler arasında yürümek istiyorsanız, 600 km’lik yürüme yolu sizin için hazırlanmış. “Heidi’nin Çiçekleri Yolu” ve “Filozoflar Yolu” en güzel yürüme güzergahları. Thomas Mann boşuna yazmamış “Engadin, dünyada gidilebilecek en güzel yer. Ben basit bir mutluluktan söz etmiyorum, orada mutlu olduğumu düşünüyorum.” diye.
St. Moritz’in nüfusu 5,600 otellerdeki yatak sayısı ise 5,700. Bir o kadarda diğer konaklama tesislerinde var. Özetle her St. Moritz’li başına iki turist yatağı düşüyor. Kente yılda 250,000 turistin geldiği saptanmış.

Kış sporları denince, St. Moritz ilk akla gelen kentlerden. İlk Avrupa Buz Pateni yarışması 1882’de St. Moritz’de yapılmış. 1928’deki Kış Olimpiyatları St. Moritz’de düzenlenmiş. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk kış olimpiyatları da 1948’de St. Moritz’de yapılmış. St. Moritz, dünyada iki kez kış olimpiyadı düzenlenen üç kentten (diğerleri Insbruck ve Lake Placid) biri. Uluslararası kış sporları etkinliklerinin çoğu günümüzde de St. Moritz’de gerçekleşmektedir.
St. Moritz kenti iki bölümden oluşuyor: Bad ve Dorf. Kaplıcalı oteller daha çok Bad bölgesinde, göle yakın mahalleler ise Dorf bölgesinde yer alıyor. Etrafı ise genç Alplerle çevrili. Dağları yaz kış erişilir hale getirmiş İsviçreliler.

Eski ve yeni mimari yapılar birarada St. Moritz’de. İlk dikkati çeken büyük eski bina beş yıldızlı Badrutt’s Palace Oteli. Üst katlara çıktıkça genişleyen bir yapıya sahip. Kardan daha az etkilenmesi için dik çatılı, balkonları da kırmızıya boyanmış. 1856’da açılan otel bu yıl 150. yaşgününü kutluyor. O tarih İsviçre’de kış turizminin başlangıcı olarak da kabul ediliyor.
St. Moritz ve çevresi, 3000 yıldır çeşitli amaçlarla değerlendirilen şifalı su kaynaklarıyla ünlü.
Yılın her mevsimine yayılan tiyatro, opera ve jaz festivalleri birçok ünlüyü biraraya getiriyor. Konaklama ve yiyecek açısından ise, St. Moritz, Zürih ve Cenevre gibi büyük kentlere göre daha ucuz.

St. Moritz, aynı zamanda bölgedeki en önemli merkez, Alpler’in toplam 350 km. uzunluğundaki en güzel kayak pistlerine, İsviçre’nin en ünlü sağlık merkezlerine, St. Moritz’den kalkan teleferiklerle ya da trenlerle ulaşıyorsunuz. Başka bir yazıda söz edeceğimiz Buzul Ekspresi’nin (Glacier Express) ve Bernina Ekspresi’nin bir hareket noktası da St. Moritz.


Chantarella’ya çıkan “füniküler”e binmek ise St. Moritz’e tepeden bakmanın en güzel yollarından biri. Avrupa’nın deniz yüzeyinden en yüksek havaalanı olan Engadin Havaalanı, St. Moritz’e 5 km. uzaklıkta, bu nedenle buraya Avrupa’nın çatısı da deniyor.
Müze gezmeyi severseniz, Alpler’deki yaşamdan kesitleri bulacağınız Engadin müzesini, yaşamının son beş yılını o bölgede geçiren ressam Giavanni Segantini Müzesini, ressam Mili Weber’in evini, Albana Avcılık Müzesini ve ressam Peter Robert Berry Müzesini kaçırmamalısınız.
St. Moritz, küçük ama dünyanın en güzel kentlerinden biri. Kentin güzelliğini karşıdan görmek için gölün karşısına doğru yürümeniz yeterli. Eğer internet erişiminiz varsatüm bu güzellikleri görebileceğiniz adres: http://www.stmoritz.ch/
İsviçre’nin en büyük kenti Zürih’te başlayan Güney İsviçre yolculuğumuzda, İsviçre’nin en eski kenti Chur’dan sonraki durağımız St. Moritz’di. Gezimizin tümünü trenle yapmaya karar vermiştik. Dünyanın doğal güzelliklerini görmek amacıyla binilen trenlerinin başında gelen Buzul Ekspresi (Glacier Express) bir sonraki yazımızın konusu olacak. Eğer siz de benzer bir güzergahı izlerseniz, St. Moritz’e en az birkaç gün ayırmanızı öneririm.
(Cumhuriyet Gazetesi'nin Gezi Eki Sayı 52, 18 Ekim 2006)
12 Ekim 2006
Zürich'ten Chur'a

Avrupa’nın tam ortasında, dağlar, buzullar, göller, akarsular, kanyonlar ülkesi İsviçre’de trenle yapacağımız gezimize Zürih’den başlamaya karar veriyoruz. İsviçre, tren ile yolcu taşımacılığının en iyi yapıldığı ülkelerden biri. Trenler İsviçre’de her zaman tarifedeki saatlere uyuyor.
Bir Avrupa haritasını karşınıza aldığınızda, Zürih, sayfanın tam ortasında yer alır. Zürih, kendi adını taşıyan ince uzun gölün kuzey ucunda kurulmuş. Limmat nehri göle Zürih’ten dökülürken kenti ikiye bölüyor. Milat’tan önce 15. yüzyılda kurulduğu söylenen İsviçre’nin en kalabalık nüfuslu kenti Zürih’in günümüzdeki nüfusu 366 binden fazla. Kentte konuşulan dil Almanca. Zürih, 2006’da, “yaşam kalitesi” açısından 39 ölçüt kullanılarak yapılan karşılaştırmada 215 kent arasında beşinci kez birinci olmuş. İsviçre Avrupa Birliği’ne üye değil, para birimi de İsviçre Frangı, 1Avro 1,5 Frank değerinde.
Kent, tarihi binalar ile donanmış. Geriye kalan alanlar da ya park ya da “bitişik nizam” cumbalı eski binalar. Eski binaların cumbaları üzerinde özenle yapılmış süsler bulunuyor. Kent merkezinde yükselen üç kilise: neredeyse her yerden görülebilen Grossmünster, saat kulesindeki vitraylı camı Marc Chagal tarafından yapılan Fraumünster ve Zürih’in en eski kilisesi St. Peter. 8,7 metre çaplı Avrupa’nın en büyük duvar saati St. Peter kilisesinin kulesine 1534’de takılmış.

Limmat nehrinin doğu kıyısında yalnızca yayalara açık olan Niederdorf sokağı akşamları bizim Ortaköy’dekinin benzeri bir yaşama kavuşuyor, bir yanda müzisyenler, ressamlar, öte yanda kahveler, lokantalar, barlar. Bu sokakta yürürken, onu kesen Spiegelgrasse’yi bulursanız, o sokakta 14 numarada Lenin’in kaldığı evi de görmeniz mümkün. Bu sokağın sonunda karşınıza Grossmünster çıkıyor. Biraz daha yürürseniz karşınıza Opera binası çıkıyor. Nehirin batı kıyısı ise kentin mali kuruluşları ile ticaret merkezlerini barındırıyor.
Kentte 50’den fazla müze var, gar binasının karşısında bulunan Ulusal İsviçre Müzesi, aralarında en ünlü olanı. Tüm kentiçi ulaşım araçlarında geçerli olan 24 saatlik ve 72 saatlik Zürih kartları müzelere de ücretsiz giriş hakkı veriyor.
Avrupa kentlerinde tren istasyonları mutlaka görkemli binalardadır, Zürih Garı da onlara tipik bir örnek. Günde 1,900 trenin geldiği kente başka ne “yakışır” ki!.. Kentiçi ulaşım, her zaman saatinde gelen tramvaylar ve otobüsler ile gerçekleşiyor. Ulaşım araçlarının hep saatinde hareket etmesi, insanların buluşma saatlerine özen göstermesi ve dünyanın en ünlü saatlerinin İsviçre’de yapılması raslantı değil mutlaka.

Bir de, gölde küçük vapur ve motorlarla ulaşım var. Bu vapur ve motorlarla yapılan yolculuklarda kenti ve çevresini gölden görmek çok hoş oluyor. Zürih’in kent merkezindeki dar sokaklarda yorulanlar için göl yolculuğu ilaç gibi geliyor.
İsviçre’nin ulusal yemeği “fondü”. Dört tür peynir, beyaz şarap, İsviçre içkisi kirş, mısır unu sarmısak ve limon suyu bir tencerede eritilip kaynamasına izin verilmeden bir ispirto ocağının üstünde yemek masasına taşınıyor. Uzun saplı iki dişli çatalların ucuna takılan küçük ekmek parçacıkları bu eriyiğin içine batırılarak yeniyor. Fondünün de lokantaya ve yöreye göre birçok türü, etlisi, tavuklusu var. Söz yemekten açılmışken, yine peynir parçalarına bulanmış ızgara et olan “raklet” de İsviçre’nin en ünlü yemeklerinden. Her ünlü yemeğin altından mutlaka peynir çıkıyor. Ünlü Gravyer peynirinin de kökeni İsviçre.
İsviçre’ye gitmeden, Internet’te oradaki genel helaların yerlerini ve açık olduğu saatleri görebiliyorsunuz, “genel helalarla” ilgili web sitesi bulunan başka bir ülke duymadık. (Bkz. http://www.plaene-zuerich.ch/ZueriWC/viewer.htm )
Zürih’ten bir buçuk saatlik bir tren yolculuğundan sonra geldiğimiz yer, Zürih’in güneydoğusunda tüm yolların birleştiği ya da ayrıldığı yerde bulunan Chur (“khur” şeklinde okunuyor). Chur, Almanya’nın en ünlü su yollarından biri olan Ren nehri ile Plessur çayının birleştiği yerde Milattan 5000 yıl önce kurulmuş, İsviçre’nin en eski kenti. Yapılan kazılarda Milattan Önce 11,000 yıl öncesine ait paleolitik çağ bulgularına raslanmış. Günümüzde 35,000 kişinin yaşadığı Chur, Graubünden kantonunun başkenti. Parke taşından sokakları bize eski İstanbul sokaklarını anımsatıyor. Bir yanda coşkuyla akan Ren nehri, öte yanda Calanda tepesi, mimari yapısını korumuş, tertemiz bir kent Chur, doğa ile insan uyumuna en güzel örnek.
Chur, İsviçre’nin en güzel kentlerinden biri, genellikle büyük kentlere yönelen turistler bu küçük kentlerin güzelliklerini kaçırıyorlar. Bir sonraki durağımız yaz, kış turist çeken St. Moritz olacak.
(Cumhuriyet Gazetesi'nin Gezi Eki Sayı 49, 27 Eylül 2006)
28 Ağustos 2006
Anıt Ada: Marmara
Denizotobüsüyle ulaştığımız Marmara Adası’nda, yemek sonrası ilk durağımız sahilde yanyana dizili çay bahçelerinden Altın Çocuk Rahmi’nin çay bahçesi. Rahmi’nin özelliği, ısmarladığınız içecekleri size sunarken, o anda sizin için oluşturduğu maniyi okuması. Mani okuma geleneğinin onun Giritli kökeninden gelme olduğunu öğreniyoruz. Güzel sözcükler karşısında dilimiz tutuluyor, kahveler de güzel ama, asıl sunum ve insan ilişkileri dikkatimizi çekiyor.
Kahveleri içtikten sonra Marmara gezimiz adanın dar sokaklarını adımlayarak başlıyor. Adanın eski resimlerinde görülen kilise çoktan yıkılmış, onun yanında bulunan iki ev ise korumaya alınmış. Eskiden kalan sokaklar hemen belli oluyor, taşlar aralıklı ama bozulmamış ise eski, taşlar daha sık ve yol bozuk ise yeni. Eski Rum evleri hemen dikkatleri çekiyor. Evlerin kapıları açık. Hanımlar evlerinin önünde söyleşiyorlar.
Dar sokaklarda dolaşırken, kimi bakımlı kimi bakımsız, günümüzde depo olarak kullanılmakta olan, tek katlı taş dükkanları görüyoruz. Bunlar eskiden Yahudi Tuhafiye Dükkanlarıymış. Aynı sokak, bizi adanın en güzel binasına, Lise’ye götürüyor. Lise’nin eski taş binasına arka kapıdan girilip çıkılıyor, görkemli ön kapı ise kullanılmıyor. Lise’nin ön (şimdi arka olmuş) bahçesi ise bakımsız.
Lise’den sonra İlköğretim Okulu’na doğru yürüyoruz. Okulun bahçesinin bel boyunda duvarları var. Eski resim öğretmenlerinden biri, öğrencilerine, duvarların okula bakan tarafına resimler yaptırmış, daha sonra gelen bir başka öğretmen de onların üzerine badana yaptırmış.
Biraz daha doğuya doğru gittiğimizde, eskiden düğün salonu olarak kullanılan, herhalde oralıların çoğunun düğünlerine tanıklık etmiş, eski mi eski bir binaya giriyoruz. Bu bina, bizim adada bulunduğumuz dönemde Prof. Dr. Nergis Günsenin'in yönetimindeki, Çamaltı yakınlarındaki batığı çıkarma projesi için kullanılıyordu. İçi tarihin son amforalarıyla dolu bir gemi, çapalarını ata ata batmış.

Çıkarılan parçaların geçici olarak depolandığı ikinci kata çıkıyoruz. Adaya yıllar önce bir alman gelmiş, ikinci katı sinema haline getirmiş, Bauer marka bir sinema makinası ile Marmaralılara filimler izlettirmiş, sonra makinayı da orada bırakarak “sırra kadem basmış”. Bir de üzerinde “ay” simgesi bulunan bir su tulumbası dikkatimizi çekiyor.
Akşam yemeğimiz adanın ünlü meyhanesi “Remzi’nin Yeri”nde. “Remzi’nin Yeri” küçük, ama sevimli bir meyhane. Remzi, biraz asık suratlı, sürekli sarhoş olduğu izlenimi veren, tombulca, 60’lı yaşlarda gözüken biri. Meyhanenin girişinde, kendi masası var, ona kimseyi oturtmuyorlar. Bir yandan müşteriye hizmet veriyor, öte yandan da çilingir sofrasında garsonla birlikte kafayı çekiyor. Müşteri sarhoşluğa yaklaştığında onlar da sarhoş oluyorlar. Rakılar, şaraplar tüketiliyor, balıklar, hamsi köftesi ve yerel mezeler yeniyor. Adalı dostumuz Mustafa Erbil’den, laf arasında, 2500 yıldır yapılagelen yerel meze Garos’un tarifini alıyoruz: “Kolyos balığının ciğerleri, cam kavanoza yeteri kadar tuz ile yerleştirilir. Ağzı sıkıca kapatılıp 40 gün, gün ışığı alacak bir yerde bekletilir. 40 gün sonra, biraz limon dilimi ve ada eskilerinin garos otu, rumların kolibaro dedikleri bitki eklenir. Birkaç gün sonra zeytinyağı ve sirkeyle karıştırılarak yenir”
Ertesi gün işimiz zor, sabah sekiz ile akşam sekiz arası tüm günü arkeolog, araştırmacı Nuşin Asgari’nin bize yaptıracağı arkeoloji turuna ayırıyoruz. İlk durağımız Saraylar. Saraylar adı, aynı anlamdaki Palatia’dan geliyor. Saraylar, ana caddesi darmadağan olan Marmara’nın tersine, merkezi güzel düzenlenmiş bir yerleşim bölgesi, özelliği ise, mermer ocaklarına en yakın yerleşim bölgesi olması. Güzel de bir broşür bastırmış belediye. İnsanları çok cana yakın. Dalgakıranlarla korunan yat limanı ise heykellerle donatılmış. Limanın çevresi geniş bir alan, bu alanın kenarında ise çay bahçeleri, birkaç lokanta ve oraya bakan evler bulunuyor. Oradaki en güzel ev ise iç duvarları resim dolu harika bir ahşap ev. Evin içi duvar resimleriyle dolu.
Emekli Arkeolog Nuşin Asgari tam otuz yıl önce başlamış araştırmasına. Nuşin Hanım adadaki mermer ocaklarında bulunan bitmemiş ya da hatalı olduklarından sahiplerine gönderilmemiş halde olan mermer parçalarından hareketle tarihi saptamalar yapmış. Ona göre, ada, M.S. 100 ile 600 yılları arasında altın çağını yaşamış. Neredeyse dünyanın her yerine mermerler buradan gönderilmiş. Mermerlerin ince işçiliği ise mermeri satın alanların mekanında yapılıyormuş. Nuşin Hanım, mermer sütun başlıklarının üretim şeklini de bulduğu parçalardan hareketle keşfetmiş, araştırmalarını yayınlamış. Nuşin Hanım bir de açık hava müzesi kurmuş Saraylar’da.
Özetle, Marmara Adası, tarihiyle, yapılarıyla, insanlarıyla görülmeye değer.
(Cumhuriyet, Gezi Eki, 23 Ağustos 2006)
Kahveleri içtikten sonra Marmara gezimiz adanın dar sokaklarını adımlayarak başlıyor. Adanın eski resimlerinde görülen kilise çoktan yıkılmış, onun yanında bulunan iki ev ise korumaya alınmış. Eskiden kalan sokaklar hemen belli oluyor, taşlar aralıklı ama bozulmamış ise eski, taşlar daha sık ve yol bozuk ise yeni. Eski Rum evleri hemen dikkatleri çekiyor. Evlerin kapıları açık. Hanımlar evlerinin önünde söyleşiyorlar.
Dar sokaklarda dolaşırken, kimi bakımlı kimi bakımsız, günümüzde depo olarak kullanılmakta olan, tek katlı taş dükkanları görüyoruz. Bunlar eskiden Yahudi Tuhafiye Dükkanlarıymış. Aynı sokak, bizi adanın en güzel binasına, Lise’ye götürüyor. Lise’nin eski taş binasına arka kapıdan girilip çıkılıyor, görkemli ön kapı ise kullanılmıyor. Lise’nin ön (şimdi arka olmuş) bahçesi ise bakımsız.
Lise’den sonra İlköğretim Okulu’na doğru yürüyoruz. Okulun bahçesinin bel boyunda duvarları var. Eski resim öğretmenlerinden biri, öğrencilerine, duvarların okula bakan tarafına resimler yaptırmış, daha sonra gelen bir başka öğretmen de onların üzerine badana yaptırmış.
Biraz daha doğuya doğru gittiğimizde, eskiden düğün salonu olarak kullanılan, herhalde oralıların çoğunun düğünlerine tanıklık etmiş, eski mi eski bir binaya giriyoruz. Bu bina, bizim adada bulunduğumuz dönemde Prof. Dr. Nergis Günsenin'in yönetimindeki, Çamaltı yakınlarındaki batığı çıkarma projesi için kullanılıyordu. İçi tarihin son amforalarıyla dolu bir gemi, çapalarını ata ata batmış.

Çıkarılan parçaların geçici olarak depolandığı ikinci kata çıkıyoruz. Adaya yıllar önce bir alman gelmiş, ikinci katı sinema haline getirmiş, Bauer marka bir sinema makinası ile Marmaralılara filimler izlettirmiş, sonra makinayı da orada bırakarak “sırra kadem basmış”. Bir de üzerinde “ay” simgesi bulunan bir su tulumbası dikkatimizi çekiyor.
Akşam yemeğimiz adanın ünlü meyhanesi “Remzi’nin Yeri”nde. “Remzi’nin Yeri” küçük, ama sevimli bir meyhane. Remzi, biraz asık suratlı, sürekli sarhoş olduğu izlenimi veren, tombulca, 60’lı yaşlarda gözüken biri. Meyhanenin girişinde, kendi masası var, ona kimseyi oturtmuyorlar. Bir yandan müşteriye hizmet veriyor, öte yandan da çilingir sofrasında garsonla birlikte kafayı çekiyor. Müşteri sarhoşluğa yaklaştığında onlar da sarhoş oluyorlar. Rakılar, şaraplar tüketiliyor, balıklar, hamsi köftesi ve yerel mezeler yeniyor. Adalı dostumuz Mustafa Erbil’den, laf arasında, 2500 yıldır yapılagelen yerel meze Garos’un tarifini alıyoruz: “Kolyos balığının ciğerleri, cam kavanoza yeteri kadar tuz ile yerleştirilir. Ağzı sıkıca kapatılıp 40 gün, gün ışığı alacak bir yerde bekletilir. 40 gün sonra, biraz limon dilimi ve ada eskilerinin garos otu, rumların kolibaro dedikleri bitki eklenir. Birkaç gün sonra zeytinyağı ve sirkeyle karıştırılarak yenir”
Ertesi gün işimiz zor, sabah sekiz ile akşam sekiz arası tüm günü arkeolog, araştırmacı Nuşin Asgari’nin bize yaptıracağı arkeoloji turuna ayırıyoruz. İlk durağımız Saraylar. Saraylar adı, aynı anlamdaki Palatia’dan geliyor. Saraylar, ana caddesi darmadağan olan Marmara’nın tersine, merkezi güzel düzenlenmiş bir yerleşim bölgesi, özelliği ise, mermer ocaklarına en yakın yerleşim bölgesi olması. Güzel de bir broşür bastırmış belediye. İnsanları çok cana yakın. Dalgakıranlarla korunan yat limanı ise heykellerle donatılmış. Limanın çevresi geniş bir alan, bu alanın kenarında ise çay bahçeleri, birkaç lokanta ve oraya bakan evler bulunuyor. Oradaki en güzel ev ise iç duvarları resim dolu harika bir ahşap ev. Evin içi duvar resimleriyle dolu.
Emekli Arkeolog Nuşin Asgari tam otuz yıl önce başlamış araştırmasına. Nuşin Hanım adadaki mermer ocaklarında bulunan bitmemiş ya da hatalı olduklarından sahiplerine gönderilmemiş halde olan mermer parçalarından hareketle tarihi saptamalar yapmış. Ona göre, ada, M.S. 100 ile 600 yılları arasında altın çağını yaşamış. Neredeyse dünyanın her yerine mermerler buradan gönderilmiş. Mermerlerin ince işçiliği ise mermeri satın alanların mekanında yapılıyormuş. Nuşin Hanım, mermer sütun başlıklarının üretim şeklini de bulduğu parçalardan hareketle keşfetmiş, araştırmalarını yayınlamış. Nuşin Hanım bir de açık hava müzesi kurmuş Saraylar’da.
Özetle, Marmara Adası, tarihiyle, yapılarıyla, insanlarıyla görülmeye değer.
(Cumhuriyet, Gezi Eki, 23 Ağustos 2006)
2 Temmuz 2006
Adatepe'den Karaburun'a
Adatepe'den Karaburun'a
(10-21 Haziran 2006)
Bir yere giderken başka yerleri de görme tutkumuz var ya, 9 günlük Urla dinlencemiz öncesi yol üzerinde bulunan Gelibolu yöresindeki anıtları ve savaş yerlerini bir kez daha görelim dedik.
Bu kez ilk durağımız, Bigalı köyündeki Atatürk konutuydu. Bigalı kavşağında, yolda gördüğümüz tüm askeri araçların oraya yöneldiğini gördük. Orada bir etkinlik vardı mutlaka. Köye vardığımızda sokaklara parke döşenmekte olduğunu ve tüm evlerin Türk Bayraklarıyla donatılı olduğunu görünce, kendimizi Kurtuluş dizisi gibi bir dizinin ortasında gibi hissettik. Köylüler camlarını siliyorlardı, iki gün sonra oradaki Atatürk Evi müzesinin açılışı varmış, tüm hazırlıklar onun içinmiş. Müze henüz açılmadığından kapısında resim çekerek “bize göre açılışı” yapmış olduk.
Sonra gezdiğimiz yerler Çanakkale savaşı alanları, gömütlükler, yanına yaklaşıma izin verilmeyen Büyükanıt (Abide), “otopark” haline getirilmiş olan şehit gömütlüğü alanı oldu.
Çanakkale’ye hep araba vapuru ile geçmiştik, bu kez “motorla” geçelim dediğimde bizimkilerden tepki geldi, “çok sallar” diye. “Motora” bindiğimizde bizimkiler vapura bindiğimizi sandılar. Motor o kadar büyüktü ki, bazı vapurlar bile onun yanında minik kalırdı. Bu şekilde hem yolu kısalttık, hem de zaman kazandık.
Çanakkale içini hızla geçerek, Gülpınar’a bağlı Kösedere köyünde, 30-35 yıl önce “üzerine villa yapmak için” satın aldığımız “denize sıfır” arsayı aramaya başladık. Elimizde tapu vardı, rasladığımız yaşlıca kişilere ada, pafta, parsel ile arsayı sorunca, o bilgilerle arsayı bulmanın mümkün olmadığını, arsayı kimden aldığımızı söylememizi istediler, şansımız vardı, tapu üzerinde o da vardı. Arsamıza gidecek yol olmadığından, arsamıza ulaşamadık. Arsanın bulunduğu yerin tarla olduğu, üzerine hiçbirşey yapılamayacağı, bugünlerde maddi değerinin de 40 yıl öncesinden pek farklı olmadığı anlaşıldı. Biz de “kıyı talanı” yasasının çıkışını bekleme kararı aldık.
Sahil yolunu izleyerek Ezine’ye ulaştık. Evde Ezine peyniri yiyoruz ya, peynircilerden birine girip, Ezine peyniri sorduk, adamcağız, başkalarının da benzer sözlerine rasladığını ima eden bir gülümsemeyle, oradaki tüm peynirlerin Ezine peyniri olduğunu, iyisiyle kötüsüyle, gördüğümüz tüm peynirlerin Ezine’de yapıldığını söyledi bize. Anlaşmamızın mümkün olmadığını anlayınca biz de oradaki en nitelikli peynirden satın aldık. Ah şu iletişimsizlik yok mu işte bütün sorun orada. Eve geldiğimizde peynirin çok kaliteli bir beyaz peynir olduğunu ama burada satılan Ezine peynirinden olmadığını daha sonra anlıyoruz.
Adatepe’ye Küçükkuyu’dan çıkılıyormuş, bir köprünün başındaki girişte oradaki Zeus Altarı’nın da tabelası var. Dört kilometrelik bol virajlı dar bir asfalt ile döne döne ulaştık Adatepe’ye. Köyün girişindeki koca çınar ağacının bulunduğu yerde iki çay bahçesi bulunuyor. İki çaycı da diğerinin alanına girmemeye büyük özen gösteriyor. Hurmalı Kahve ile Çınaraltı Çay Bahçesi, kardeşçe sürdürüyorlar yaşamlarını, bir yandan da rakip olduklarının bilincini taşıyarak.
Dostumuz Hüseyin ile eşi Asuman, yıllar önce oraya yerleşmişler, cennet gibi, bol meyva ağaçları, küçük bir fırını, hep olukla akan bir kaynak suyu bulunan bir avlusu bulunan taş evi onartmışlar orada yaşıyorlar.
Arka bahçede ise sebzeler var, sebze bahçesinin yanında da Hüseyin’in horoz ve tavukları barınıyor. İki de hindi var, onların kümesi ayrı. Tavuklar kuluçkaya yatmışlar. Hüseyin tek yumurtanın üzerinde olan tavuğu oradan alarak başka bir kümese dokuz yumurtanın üzerine götürüyor. Kuluçkada olan tavuğun değişen davranışlarından söz ediyoruz. Gündüz hepsi serbest, akşam olunca fırçayı yiyorlar, hepsi doğrudan kümeslere koşuyor. Koşmazlarsa başlarına gelecek belli olmalı... Evde arada bir de tavuk pişiriliyormuş... Komşuların keçileri ve tavşanları var. Sebze bahçesinin kapısının bir dakika bile açık bırakılmaması gerekiyor. Keçilerin en sevdiği şey sebze bahçeleriymiş çünkü. Bahçelere giremeyince, ortadaki incir ağacının yapraklarıyla kendilerine ziyafet çekiyor keçiler. “Keçileri kaçırmamaya” özen göstererek akşam yemeği hazırlığını izliyoruz. Bir yandan bol otlu salatalar hazırlanıyor öte yandan da fırında halvet olan odun ateşi. Hüseyin, yıllarca deneyim sonucu, en etkin ateşi bulmuş. Bahçedeki fırında elde ettiği odun ateşini mangala oradan da evdeki şömineye taşıyor.
Mönüde ise zeytinyağı ile terbiye edilmiş harika bir rosto var. Mangalda pişen rosto, ince dilimler halinde tabaklara konuyor, üzerine ise yine zeytinyağı ve kekik. Adatepe’deki kekik ilginç, limon kokuyor. Limonlu kekiği daha önce ne görmüş ne de duymuştuk. Kırmızı şaraptan yudumlarken birlikte okuduğumuz GS Lisesi’ndeki anılarımız sıralanıyor bir bir. Ardından beş ayrı otun karışımıyla üretilen “doğal çay” içiliyor. Ertesi sabah bol zeytinli, zeytinyağlı, peynirli kahvaltı ve köyün gezilmesi. Hüseyin Meral, ünlü (*) zeyinyağcı ya, orada ne yiyorsak herşey en kalitelisinden zeytinyağı ile terbiye ediliyor, pişiriliyor ya da yeniyor.
(*) Bkz. http://www.huseyinmeral.com/
Köyün bir tepe noktasında koca bir bina var, içi boş. Başka bir tepede de bir cami. Köy ikinci derecede sit alanıymış, tüm onarım ve yapılaşmanın müzenin onayı ile olması gerekiyormuş.
Adım başı harabe bir taş ev, üzerinde de "satılık" levhası... Aradan da Ege denizi gözüküyor. Keşif gezisinden sonra Küçükkuyu’ya iniyoruz. İlk durağımız Zeytinyağı müzesi, büyük emeklerle kurulmuş. Geleneksel zeytinyağı üreretiminin süreçleri ve araçları sergilenmiş orada.
Sahilde balık lokantaları sıralanmış yanyana. Balık çorbası, bol zeytinyağlı salatalar ve taze balık, daha ne ister insan.
Adatepe’ye dönüşte 10-15 dakikalık bir yürüyüşle Zeus Altarı’nı geziyoruz. Manzarası harika olan bir tepeye kurulmuş bir taş kule. Tüm Küçükkuyu ve etrafı oradan kuşbakışı görülebiliyor.
Bu kez akşam yemeğinde Sardalya balığı var, tabii ki yine mangalda. Beyaz şarap yudumlarken bu kez daha derin konular geliyor gündeme...
Ertesi sabah yine bol zeytinyağlı kahvaltı. Bu kez çok taze yumurta da var mönüde. Rafadan yumurtanın uç noktasını kırıp çay kaşığıyla yemek yerine, içini küçük bir kaseye boşaltıp, üzerine zeytinyağı, kekik, tuz ve karabiber koyarak yiyoruz yumurtayı bu kez. Kahvaltıların vazgeçilmez bileşeni ise “zeytin sütü”. Ekmeğimizi ona batırıp yemeden başlayan bir kahvaltıyı düşünmek olanaksız. Sıcakta bozulur endişesiyle zeytinyağını oradan almıyoruz.
Kahvaltı sonrası vedalaşma ve yol. Bu kez başka bir sınıf arkadaşımız Emin’lere gidiyoruz. Derya ve Emin Göktepe Sarmısaklı’da (Ayvalık) bir apartman dairesinde geçiriyor yazlarını. Çay ikramıyla başlayan öğle yemeğine dönüşen bir ikram ile balkon sefası yapıyoruz hep birlikte. Oradan Ayvalık’a ve Cunda (Ali Çetinkaya) Adasına gidiyoruz.
Adayı karayla birleştirdiklerinden araba ile geçilebiliyor oraya. Orada bir de dizi çekildiğinden, daha da ünlenmiş bölge. Yıkık dökük eski rum yapıları astronomik fiyatlarla alıcı buluyor. Sonra da ya otel oluyorlar ya da lokanta. Sahil ise açık havada oturma yerleri bulunan lokanta ve çayhanelerle dolu.
Akşam ulaştığımız yer Urla ve yolunu zor bulduğumuz dokuz günümüzü geçireceğimiz askeri dinlence kampı. Kampa gitmek için Özbek köyünden geçmek gerekiyor. Haritada bulduğumuz köyün yolunu bulmak için dolanıp duruyoruz, sonunda biri ipucunu veriyor bize, Total benzincisinin karşısından sapmak gerekiyormuş. Kampın levhası da konmuş yolun girişine, bir de 11 sayısı var yanında, yani sapaktan uzaklık 11 kilometre. Dar, bakımsız, bol çukurlu bir yolla zorlukla kampa ulaşıyoruz karanlıkta.
Karaburun’a giderken, bakımlı ve bol dönemeçli yolun üzerindeki köyleri ve yerleşim merkezlerini görüyoruz öncelikle. Denizde ise balık üretim havuzları oluşturulmuş. Denize girenlere ise hiç raslamıyoruz.
Karaburun küçük ve sevimli bir kaza. Nüfusu kışın 1,500 yazın ise bunun on katına varıyormuş. Karaburun’da bizi yine bir sınıf arkadaşım karşılıyor, folklorcu Nahit Güvendi. Nahit daha sonra dansçı ve koreagraf olmuş. Dizi oyunculuğu da yapmış. Eşi Ayşenur ise oradaki İlk Yardım Eczanesini işletiyor. Karşılama sonrası söz yine kırk yıl öncesine gidiyor. Benim de folklor kolunda olmamın belgesi geliyor önümüze, bizimkiler inanmıyor ama belgeye göre ben folklorcu olmuşum... Bir de fotoğraflı sınıf listemiz. Aynı sınıfta okuduğumuz arkadaşların yarısını anımsayamayınca şaşırıp kalıyorum. Birlikte okumadığım, ama yazılarını okuduğum çevirmen Hüsnü Dilli de oraya gelerek katılıyor söyleşimize.
Ardından, iskelede, “Number One” restoranda karagöz benzeri bir yerel balıkla ziyafet. Keşke o güzelim lokantaya daha güzel bir isim bulabilselerdi. Yerel balıklardan herhangi birinin adı çok daha sıcak olabilirdi. Sonra Hüsnü, bizi yeni yaptırdığı evine götürüyor. Önünde mavi deniz, yeşillikle kaplı bir adacık ve harika bir doğa görüntüsü olan bir villa. Ben “dream house” (düş evi) diyorum. İnsan ancak bu kadar güzel bir ev hayal edebilir. Bu manzara karşısında koca bir teras, koca bir salon ve solunun her iki tarafında odalar, mutfak ve tuvaletler. Ev yeni bitmiş, güle güle otursun.
Dönüşte bu kez, Alaçatı’ya gidiyoruz, dar ve ıssız bir yoldan. Alaçatı, zenginlerin amerikan usulü bakımlı koca çim bahçeli ve yüksek çitli evlerinin bulunduğu bir yerleşim. Yüksek gelirli kişilerin ağırlandığı yabancı isimli bol yıldızlı otel de deniz kıyısında yerini almış.
Sabahın sekizinde dönüş yolculuğumuz başlıyor. Özbek köyü, Urla, İzmir, Manisa, Akhisar. Akhisar’da Efenin Yeri bizim geçen yıl da durup köfte yiyip zeytinyağı aldığımız yer. Bu yıl da orada mola veriyoruz. Öğle yemeğine epeyce zaman olduğundan zeytin ve zeytinyağı alıyoruz oradan. Öğle yemeği molamiz ise Bursa’da Heykel’deki geleneksel İskender Kebapçısı olacak. Geleneği bozmayıp kayboluyoruz Bursa’da. Sorduğumuz kişiler bize önerilerde bulunuyorlar, sonunda ulaşıyoruz İskender’e. Kebaplar hala bozulmamış. Tereyağı ayrı geliyor. Bu geleneğimizi bilenlerin kulaklarını çınlatıyoruz.
Sonra Gemlik, yine zeytinyağı ve zeytin molası. Bu kez durağımız Marmara Birlik satış yeri. Nerede eski sınıflandırmalar. Artık zeytinler çekirdek ve dane büyüklüklerine göre sınıflandırılmıyor. Sele ve salamura sınıflandırması var. Zamana göre daha iyiye gitmesi gereken sınıflandırma türleri ne yazık ki ortadan kalkmış. Zeytinyağı sınıflandırılması da aynı. Riviyera konusunda da danıştığımız kişiler çelişik “bilgiler” verdiler. Kimi onun sızma zeytinyağı ile başka bir yağın karışımı ile elde edilen daha hafif bir yağ olduğunu belirtirken başka birileri de onun başka bir yağla karıştırılmadan seyreltildiğini söyledi. Rivyera zeytinyağının sızma zeytinyağından daha ucuz olması ise birinci tezi güçlendiriyor.
(10-21 Haziran 2006)
Bir yere giderken başka yerleri de görme tutkumuz var ya, 9 günlük Urla dinlencemiz öncesi yol üzerinde bulunan Gelibolu yöresindeki anıtları ve savaş yerlerini bir kez daha görelim dedik.
Bu kez ilk durağımız, Bigalı köyündeki Atatürk konutuydu. Bigalı kavşağında, yolda gördüğümüz tüm askeri araçların oraya yöneldiğini gördük. Orada bir etkinlik vardı mutlaka. Köye vardığımızda sokaklara parke döşenmekte olduğunu ve tüm evlerin Türk Bayraklarıyla donatılı olduğunu görünce, kendimizi Kurtuluş dizisi gibi bir dizinin ortasında gibi hissettik. Köylüler camlarını siliyorlardı, iki gün sonra oradaki Atatürk Evi müzesinin açılışı varmış, tüm hazırlıklar onun içinmiş. Müze henüz açılmadığından kapısında resim çekerek “bize göre açılışı” yapmış olduk.Sonra gezdiğimiz yerler Çanakkale savaşı alanları, gömütlükler, yanına yaklaşıma izin verilmeyen Büyükanıt (Abide), “otopark” haline getirilmiş olan şehit gömütlüğü alanı oldu.
Çanakkale’ye hep araba vapuru ile geçmiştik, bu kez “motorla” geçelim dediğimde bizimkilerden tepki geldi, “çok sallar” diye. “Motora” bindiğimizde bizimkiler vapura bindiğimizi sandılar. Motor o kadar büyüktü ki, bazı vapurlar bile onun yanında minik kalırdı. Bu şekilde hem yolu kısalttık, hem de zaman kazandık.
Çanakkale içini hızla geçerek, Gülpınar’a bağlı Kösedere köyünde, 30-35 yıl önce “üzerine villa yapmak için” satın aldığımız “denize sıfır” arsayı aramaya başladık. Elimizde tapu vardı, rasladığımız yaşlıca kişilere ada, pafta, parsel ile arsayı sorunca, o bilgilerle arsayı bulmanın mümkün olmadığını, arsayı kimden aldığımızı söylememizi istediler, şansımız vardı, tapu üzerinde o da vardı. Arsamıza gidecek yol olmadığından, arsamıza ulaşamadık. Arsanın bulunduğu yerin tarla olduğu, üzerine hiçbirşey yapılamayacağı, bugünlerde maddi değerinin de 40 yıl öncesinden pek farklı olmadığı anlaşıldı. Biz de “kıyı talanı” yasasının çıkışını bekleme kararı aldık.
Sahil yolunu izleyerek Ezine’ye ulaştık. Evde Ezine peyniri yiyoruz ya, peynircilerden birine girip, Ezine peyniri sorduk, adamcağız, başkalarının da benzer sözlerine rasladığını ima eden bir gülümsemeyle, oradaki tüm peynirlerin Ezine peyniri olduğunu, iyisiyle kötüsüyle, gördüğümüz tüm peynirlerin Ezine’de yapıldığını söyledi bize. Anlaşmamızın mümkün olmadığını anlayınca biz de oradaki en nitelikli peynirden satın aldık. Ah şu iletişimsizlik yok mu işte bütün sorun orada. Eve geldiğimizde peynirin çok kaliteli bir beyaz peynir olduğunu ama burada satılan Ezine peynirinden olmadığını daha sonra anlıyoruz.
Adatepe’ye Küçükkuyu’dan çıkılıyormuş, bir köprünün başındaki girişte oradaki Zeus Altarı’nın da tabelası var. Dört kilometrelik bol virajlı dar bir asfalt ile döne döne ulaştık Adatepe’ye. Köyün girişindeki koca çınar ağacının bulunduğu yerde iki çay bahçesi bulunuyor. İki çaycı da diğerinin alanına girmemeye büyük özen gösteriyor. Hurmalı Kahve ile Çınaraltı Çay Bahçesi, kardeşçe sürdürüyorlar yaşamlarını, bir yandan da rakip olduklarının bilincini taşıyarak.Dostumuz Hüseyin ile eşi Asuman, yıllar önce oraya yerleşmişler, cennet gibi, bol meyva ağaçları, küçük bir fırını, hep olukla akan bir kaynak suyu bulunan bir avlusu bulunan taş evi onartmışlar orada yaşıyorlar.
Arka bahçede ise sebzeler var, sebze bahçesinin yanında da Hüseyin’in horoz ve tavukları barınıyor. İki de hindi var, onların kümesi ayrı. Tavuklar kuluçkaya yatmışlar. Hüseyin tek yumurtanın üzerinde olan tavuğu oradan alarak başka bir kümese dokuz yumurtanın üzerine götürüyor. Kuluçkada olan tavuğun değişen davranışlarından söz ediyoruz. Gündüz hepsi serbest, akşam olunca fırçayı yiyorlar, hepsi doğrudan kümeslere koşuyor. Koşmazlarsa başlarına gelecek belli olmalı... Evde arada bir de tavuk pişiriliyormuş... Komşuların keçileri ve tavşanları var. Sebze bahçesinin kapısının bir dakika bile açık bırakılmaması gerekiyor. Keçilerin en sevdiği şey sebze bahçeleriymiş çünkü. Bahçelere giremeyince, ortadaki incir ağacının yapraklarıyla kendilerine ziyafet çekiyor keçiler. “Keçileri kaçırmamaya” özen göstererek akşam yemeği hazırlığını izliyoruz. Bir yandan bol otlu salatalar hazırlanıyor öte yandan da fırında halvet olan odun ateşi. Hüseyin, yıllarca deneyim sonucu, en etkin ateşi bulmuş. Bahçedeki fırında elde ettiği odun ateşini mangala oradan da evdeki şömineye taşıyor.
Mönüde ise zeytinyağı ile terbiye edilmiş harika bir rosto var. Mangalda pişen rosto, ince dilimler halinde tabaklara konuyor, üzerine ise yine zeytinyağı ve kekik. Adatepe’deki kekik ilginç, limon kokuyor. Limonlu kekiği daha önce ne görmüş ne de duymuştuk. Kırmızı şaraptan yudumlarken birlikte okuduğumuz GS Lisesi’ndeki anılarımız sıralanıyor bir bir. Ardından beş ayrı otun karışımıyla üretilen “doğal çay” içiliyor. Ertesi sabah bol zeytinli, zeytinyağlı, peynirli kahvaltı ve köyün gezilmesi. Hüseyin Meral, ünlü (*) zeyinyağcı ya, orada ne yiyorsak herşey en kalitelisinden zeytinyağı ile terbiye ediliyor, pişiriliyor ya da yeniyor.(*) Bkz. http://www.huseyinmeral.com/
Köyün bir tepe noktasında koca bir bina var, içi boş. Başka bir tepede de bir cami. Köy ikinci derecede sit alanıymış, tüm onarım ve yapılaşmanın müzenin onayı ile olması gerekiyormuş.
Adım başı harabe bir taş ev, üzerinde de "satılık" levhası... Aradan da Ege denizi gözüküyor. Keşif gezisinden sonra Küçükkuyu’ya iniyoruz. İlk durağımız Zeytinyağı müzesi, büyük emeklerle kurulmuş. Geleneksel zeytinyağı üreretiminin süreçleri ve araçları sergilenmiş orada.Sahilde balık lokantaları sıralanmış yanyana. Balık çorbası, bol zeytinyağlı salatalar ve taze balık, daha ne ister insan.
Adatepe’ye dönüşte 10-15 dakikalık bir yürüyüşle Zeus Altarı’nı geziyoruz. Manzarası harika olan bir tepeye kurulmuş bir taş kule. Tüm Küçükkuyu ve etrafı oradan kuşbakışı görülebiliyor.
Bu kez akşam yemeğinde Sardalya balığı var, tabii ki yine mangalda. Beyaz şarap yudumlarken bu kez daha derin konular geliyor gündeme...
Ertesi sabah yine bol zeytinyağlı kahvaltı. Bu kez çok taze yumurta da var mönüde. Rafadan yumurtanın uç noktasını kırıp çay kaşığıyla yemek yerine, içini küçük bir kaseye boşaltıp, üzerine zeytinyağı, kekik, tuz ve karabiber koyarak yiyoruz yumurtayı bu kez. Kahvaltıların vazgeçilmez bileşeni ise “zeytin sütü”. Ekmeğimizi ona batırıp yemeden başlayan bir kahvaltıyı düşünmek olanaksız. Sıcakta bozulur endişesiyle zeytinyağını oradan almıyoruz.
Kahvaltı sonrası vedalaşma ve yol. Bu kez başka bir sınıf arkadaşımız Emin’lere gidiyoruz. Derya ve Emin Göktepe Sarmısaklı’da (Ayvalık) bir apartman dairesinde geçiriyor yazlarını. Çay ikramıyla başlayan öğle yemeğine dönüşen bir ikram ile balkon sefası yapıyoruz hep birlikte. Oradan Ayvalık’a ve Cunda (Ali Çetinkaya) Adasına gidiyoruz.
Adayı karayla birleştirdiklerinden araba ile geçilebiliyor oraya. Orada bir de dizi çekildiğinden, daha da ünlenmiş bölge. Yıkık dökük eski rum yapıları astronomik fiyatlarla alıcı buluyor. Sonra da ya otel oluyorlar ya da lokanta. Sahil ise açık havada oturma yerleri bulunan lokanta ve çayhanelerle dolu.Akşam ulaştığımız yer Urla ve yolunu zor bulduğumuz dokuz günümüzü geçireceğimiz askeri dinlence kampı. Kampa gitmek için Özbek köyünden geçmek gerekiyor. Haritada bulduğumuz köyün yolunu bulmak için dolanıp duruyoruz, sonunda biri ipucunu veriyor bize, Total benzincisinin karşısından sapmak gerekiyormuş. Kampın levhası da konmuş yolun girişine, bir de 11 sayısı var yanında, yani sapaktan uzaklık 11 kilometre. Dar, bakımsız, bol çukurlu bir yolla zorlukla kampa ulaşıyoruz karanlıkta.
Karaburun’a giderken, bakımlı ve bol dönemeçli yolun üzerindeki köyleri ve yerleşim merkezlerini görüyoruz öncelikle. Denizde ise balık üretim havuzları oluşturulmuş. Denize girenlere ise hiç raslamıyoruz.
Karaburun küçük ve sevimli bir kaza. Nüfusu kışın 1,500 yazın ise bunun on katına varıyormuş. Karaburun’da bizi yine bir sınıf arkadaşım karşılıyor, folklorcu Nahit Güvendi. Nahit daha sonra dansçı ve koreagraf olmuş. Dizi oyunculuğu da yapmış. Eşi Ayşenur ise oradaki İlk Yardım Eczanesini işletiyor. Karşılama sonrası söz yine kırk yıl öncesine gidiyor. Benim de folklor kolunda olmamın belgesi geliyor önümüze, bizimkiler inanmıyor ama belgeye göre ben folklorcu olmuşum... Bir de fotoğraflı sınıf listemiz. Aynı sınıfta okuduğumuz arkadaşların yarısını anımsayamayınca şaşırıp kalıyorum. Birlikte okumadığım, ama yazılarını okuduğum çevirmen Hüsnü Dilli de oraya gelerek katılıyor söyleşimize.
Ardından, iskelede, “Number One” restoranda karagöz benzeri bir yerel balıkla ziyafet. Keşke o güzelim lokantaya daha güzel bir isim bulabilselerdi. Yerel balıklardan herhangi birinin adı çok daha sıcak olabilirdi. Sonra Hüsnü, bizi yeni yaptırdığı evine götürüyor. Önünde mavi deniz, yeşillikle kaplı bir adacık ve harika bir doğa görüntüsü olan bir villa. Ben “dream house” (düş evi) diyorum. İnsan ancak bu kadar güzel bir ev hayal edebilir. Bu manzara karşısında koca bir teras, koca bir salon ve solunun her iki tarafında odalar, mutfak ve tuvaletler. Ev yeni bitmiş, güle güle otursun.Dönüşte bu kez, Alaçatı’ya gidiyoruz, dar ve ıssız bir yoldan. Alaçatı, zenginlerin amerikan usulü bakımlı koca çim bahçeli ve yüksek çitli evlerinin bulunduğu bir yerleşim. Yüksek gelirli kişilerin ağırlandığı yabancı isimli bol yıldızlı otel de deniz kıyısında yerini almış.
Sabahın sekizinde dönüş yolculuğumuz başlıyor. Özbek köyü, Urla, İzmir, Manisa, Akhisar. Akhisar’da Efenin Yeri bizim geçen yıl da durup köfte yiyip zeytinyağı aldığımız yer. Bu yıl da orada mola veriyoruz. Öğle yemeğine epeyce zaman olduğundan zeytin ve zeytinyağı alıyoruz oradan. Öğle yemeği molamiz ise Bursa’da Heykel’deki geleneksel İskender Kebapçısı olacak. Geleneği bozmayıp kayboluyoruz Bursa’da. Sorduğumuz kişiler bize önerilerde bulunuyorlar, sonunda ulaşıyoruz İskender’e. Kebaplar hala bozulmamış. Tereyağı ayrı geliyor. Bu geleneğimizi bilenlerin kulaklarını çınlatıyoruz.
Sonra Gemlik, yine zeytinyağı ve zeytin molası. Bu kez durağımız Marmara Birlik satış yeri. Nerede eski sınıflandırmalar. Artık zeytinler çekirdek ve dane büyüklüklerine göre sınıflandırılmıyor. Sele ve salamura sınıflandırması var. Zamana göre daha iyiye gitmesi gereken sınıflandırma türleri ne yazık ki ortadan kalkmış. Zeytinyağı sınıflandırılması da aynı. Riviyera konusunda da danıştığımız kişiler çelişik “bilgiler” verdiler. Kimi onun sızma zeytinyağı ile başka bir yağın karışımı ile elde edilen daha hafif bir yağ olduğunu belirtirken başka birileri de onun başka bir yağla karıştırılmadan seyreltildiğini söyledi. Rivyera zeytinyağının sızma zeytinyağından daha ucuz olması ise birinci tezi güçlendiriyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)