19 Aralık 2006

Alpler’i “Buzul Ekspresi”inden Görmek


Ekspres denince, akıla “hızlı giden tren” gelir. Ekspresler, posta trenlerine göre daha hızlı giderler ve ara istasyonlarda durmazlar. Saatte 35 kilometrelik ortalama hızı olan, dünyanın en yavaş (!), ama hiç gecikmeyen ekspresi, İsviçre’nin “Buzul Ekspresi”dir (Glacier Express). Tren, İsviçre’nin güneydoğusunda, önceki yazımızda sözünü ettiğimiz St. Moritz (ve Davos) ile güneybatısında Zermatt’ı, dünyanın en güzel doğa görüntülerinin arasından geçerek birbirine bağlamaktadır. İsviçre trenleri için 4, 8, 15 ve 30 günlük alınan biletler bir rezervasyon bedeli ödemek koşuluyla bu ekspreste de kullanılabilmektedir.


“Buzul Ekspresi”ne (Glacier Express) yalnızca doğa güzelliklerini izlemek için binildiğinden, vagonlar da bu amaca yönelik tasarlanmış. Ekspres her iki yönde de sabahları hareket ederek sekiz buçuk saatlik bir yolculuk sonrası son istasyona ulaşıyor. Trene öğle saatlerinde, İsviçre yemeklerinin sunulduğu bir yemek vagonu ekleniyor ve yemek saati sonrasında bir başka istasyonda terkediliyor.

“Buzul Ekspresi”, 1930 ile 2003 arasında üç şirket (RhB, FO ve VZ) tarafından işletiliyordu. FO ve VZ şirketleri 2003’de MGB adı altında birleştiklerinden, trenin işletimi o tarihten bu yana iki yerel demiryolu şirketi tarafından gerçekleştirilmektedir: Rhaetian Demiryolları (RhB) ve Matterhorn Gotthard Demiryolları (MGB).


Demiryolu hattının uzunluğu 300 km civarında, yolculuk sekiz buçuk saat sürdüğüne göre, ortalama hız saatte 35 (!) kilometre. Buzul ekspresi bu hızla “dünyanın en yavaş ekspresi” unvanını taşımaktadır. Dünyanın bu en güzel güzergahının üzerinde 291 viyadük (köprü) ve 91 tünel bulunmaktadır, bunlar olmadan Alpler’i geçmek herhalde mümkün olamazdı. Güzergah üstündeki sanat yapılarının her biri (köprü ve tüneller) birer mühendislik harikası olarak anılmakta.


Yolculuğa deniz yüzeyinden 1775 metre yükseklikteki St. Moritz’den, doğal güzellikleriyle ünlü “Albula Hattı”nı geçerek başlayan ekspres, 80 kilometre sonra deniz yüzeyinden 585 metre yükseklikteki Chur’a inmektedir. Albula Hattı’nın en büyük özelliği, bu inişi sağlayabilmek için birçok yerde helezona benzer yapıya sahip olmasıdır. Bu hattın sonundaki Filisur’da, Davos’tan ve St. Moritz’den gelen hatlar birleşmektedir. Filisur’dan sonra yakınındaki şatolarla ünlü Reichenau ve Disentis’e ulaşılır. Hattın Disentis’den sonraki dik eğimli bölümü için bulunan çözüm ilginç: İki rayın arasında tam ortada “kremayer” adı verilen özel dişli üçüncü bir ray döşenmiş, trene hattın bu bölümünde katılan özel lokomotifler bu dişli rayın üzerine oturan dişli tekerlekleri aracılığıyla rampaları rahatça inip çıkabiliyorlar. Tren, bu dik rampadan sonra 2033 metre yükseklikteki Alpler’in en yüksek geçitinden geçerek havanın her mevsim soğuk olduğu Andermatt’a ulaşmaktadır. Andermatt, Avrupa’nın deniz yüzeyinden en yüksek tren istasyonudur. Andermatt’ı geçer geçmez karşımıza çıkan ve 1982’de tamamlanmış olan Furka-Basis tüneli, trenin kışın da işletilebilmesine olanak sağlıyor. Tren Rhone vadisinde inişe geçerek Brig’e, deniz yüzeyinden 650 metre yükseklikteki Visp’e ve yeniden yükselti kazanarak 1600 metre yükseltideki Zermatt’a ulaşır.

Lokomotiflerin düdük sesi, bizim tarihe karışan buharlı lokomotiflerinkiyle aynı. İnsan kendini buharlı lokomotifin çektiği bir trende hissediyor.


Yolcular sekiz buçuk saat boyunca, Alpler’in en güzel manzaralarını izliyor: Bir yanda karlı dağlar, öte yanda çayırlar, çalılıklar, onların arasından daima gümüş renginde akan “deliçaylar”, bir anda karşınızda beliriveren şelaleler, minik ama özenle yapıldığı belli olan köy istasyonları, pencereleri çiçeklik dolu ahşap evler, üzerinden zevk ve heyecanla geçilen viyadükler, hemen onun ardından girilen tüneller... Rampa çıkarken ya da inerken gözlenen görüntüler ise apayrı bir tad veriyor yolculara.

İnsan bir tren yolculuğu yapmak için, İstanbul’dan uçağa binip İsviçre’ye gider mi? Gider. İşte biz bunu yaptık. Bu bahaneyle de ülkenin birçok kentini gördük. Tren turizmi ülkemizde yok gibi, keşke bizde de “Pamukkale”, “Güney”, “Van Gölü” ve “Doğu” ekspresleri bu görüşle çalıştırılsalar...

(Cumhuriyet Gazetesi'nin Gezi Eki Sayı 61, 20 Aralık 2006)

5 Aralık 2006

Tiyatro'da Sigaraya Hayır

Sevgili dostlar,

Sahnelerde sigara propagandasına son verilmesi için başlattığım kampanyaya desteklerinizi bekliyorum. Tiyatro Dergisi yönetmeni Sayın Mustafa Demirkanlı, bana ilk desteği verdi, ona teşekkürlerimi sunuyorum.

Sevgi ve saygılarımla,
Aydın Ergil

Bu makalenin bulunduğu diğer siteler:
1. Tiyatro Dergisi
2. Tiyatro Dünyası

Tiyatro ve Sigara: Yönetmenlere Çağrı

Tiyatro, bir dildir, hem de en güçlüsünden. Bu yüzden, ondan korkanlar, ondan kaçınanlar, ona karşı olanlar, onu yasaklayanlar, onu karalayanlar hep olur. Aynı diğer diller gibi, tiyatro da iletişime, çoğu kez de tek yönlü düşünce iletimine yarar.

Bu yılın yalnızca ekim ve kasım aylarında izlediğim 25 oyundan 15'inde sahnede sigara içildi. Hele oyunlardan biri "fuayede" (tiyatronun 4 masa sığabilen kafeteryasında) oynanıyordu, oyuncuların sürekli sigara içmelerine, 50 dakika bile sigaradan uzak kalmaya dayanamayan izleyiciler de katıldı, tiyatro, sigarayı içmeyen, onu sağlığı için risk olarak gören diğerlerine "cehennem" ortamı yarattı.

Bu 15 oyundan herbirindeki sigara içme sahnesini tek tek düşündüğümüzde bunlardan hiçbirinde sigaranın anlatıma bir katkısının olmadığını, oyun yazarının, yönetmeninin "tahminlerinin" tersine oyun karakterlerinin, sigara içmeyenlerin gözünde küçüldüğünü görüyoruz. Bir başka deyişle, yönetmen oyunculara başkalarının yanında sigara içirerek, ona bir kimlik kazandırıyor, bu kimlik gerçekten o karakterin taşımasını istediği kimlik mi? "Güçlü" yönetmen ve "güçlü" oyuncu ikilisi, anlatılmak istenen düşünceyi vermek için sigara gibi araca gereksinim duyacak denli "güçsüz" mü? O sigara içme sahnesi gerçekten gerekli mi? Eğer bir insanın düşünmekte olduğu izlenimi sigara ile veriliyorsa sigara içmeyenler, "düşünmeyen" insanlar mı?

Bu yıl, gençlerin tiyatroya ilgisi geçen yıllara oranla daha fazla. Sigaraya eğilim ise genç yaşlarda ortaya çıkıyor. Sahnede belirli bir ruhsal konumda ya da sürekli olarak sigara içen "karakteriyle", oyunun yönetmeni gençlere, sigaranın açık propagandasının yaptığının ayırdında mı? Sigara içmeden "aydın" olunamaz mı, düşünülemez mi? Sigara içmeyen bir oyuncunun rol gereği sigara içmek zorunda bırakılması bir suç değil mi? Sigaradan rahatsız olan, onu yaşamı için risk olarak gören izleyicileri yok saymak yönetmenlerimize "yakışıyor" mu?

Türkiye'de yılda 117 bin kişi sigara yüzünden ölüyormuş. Bir başka deyişle, Türkiye'de bu yüzden her 5 dakikada bir kişi ölüyor. En yakın dostlarımız sigara içmelerinin bedellerini bacaklarını, yüreklerini, yaşamlarını feda ederlerken, çağın en büyük ölüm nedenini hiçe saymak mümkün mü?

Tüm yönetmenleri sahnede sigara içim sahnelerini oyunlarından kaldırmaya çağırıyorum.

Aydın Ergil
aydinergil@yahoo.com