28 Ağustos 2006

Anıt Ada: Marmara

Denizotobüsüyle ulaştığımız Marmara Adası’nda, yemek sonrası ilk durağımız sahilde yanyana dizili çay bahçelerinden Altın Çocuk Rahmi’nin çay bahçesi. Rahmi’nin özelliği, ısmarladığınız içecekleri size sunarken, o anda sizin için oluşturduğu maniyi okuması. Mani okuma geleneğinin onun Giritli kökeninden gelme olduğunu öğreniyoruz. Güzel sözcükler karşısında dilimiz tutuluyor, kahveler de güzel ama, asıl sunum ve insan ilişkileri dikkatimizi çekiyor.

Kahveleri içtikten sonra Marmara gezimiz adanın dar sokaklarını adımlayarak başlıyor. Adanın eski resimlerinde görülen kilise çoktan yıkılmış, onun yanında bulunan iki ev ise korumaya alınmış. Eskiden kalan sokaklar hemen belli oluyor, taşlar aralıklı ama bozulmamış ise eski, taşlar daha sık ve yol bozuk ise yeni. Eski Rum evleri hemen dikkatleri çekiyor. Evlerin kapıları açık. Hanımlar evlerinin önünde söyleşiyorlar.

Dar sokaklarda dolaşırken, kimi bakımlı kimi bakımsız, günümüzde depo olarak kullanılmakta olan, tek katlı taş dükkanları görüyoruz. Bunlar eskiden Yahudi Tuhafiye Dükkanlarıymış. Aynı sokak, bizi adanın en güzel binasına, Lise’ye götürüyor. Lise’nin eski taş binasına arka kapıdan girilip çıkılıyor, görkemli ön kapı ise kullanılmıyor. Lise’nin ön (şimdi arka olmuş) bahçesi ise bakımsız.

Lise’den sonra İlköğretim Okulu’na doğru yürüyoruz. Okulun bahçesinin bel boyunda duvarları var. Eski resim öğretmenlerinden biri, öğrencilerine, duvarların okula bakan tarafına resimler yaptırmış, daha sonra gelen bir başka öğretmen de onların üzerine badana yaptırmış.

Biraz daha doğuya doğru gittiğimizde, eskiden düğün salonu olarak kullanılan, herhalde oralıların çoğunun düğünlerine tanıklık etmiş, eski mi eski bir binaya giriyoruz. Bu bina, bizim adada bulunduğumuz dönemde Prof. Dr. Nergis Günsenin'in yönetimindeki, Çamaltı yakınlarındaki batığı çıkarma projesi için kullanılıyordu. İçi tarihin son amforalarıyla dolu bir gemi, çapalarını ata ata batmış.


Çıkarılan parçaların geçici olarak depolandığı ikinci kata çıkıyoruz. Adaya yıllar önce bir alman gelmiş, ikinci katı sinema haline getirmiş, Bauer marka bir sinema makinası ile Marmaralılara filimler izlettirmiş, sonra makinayı da orada bırakarak “sırra kadem basmış”. Bir de üzerinde “ay” simgesi bulunan bir su tulumbası dikkatimizi çekiyor.

Akşam yemeğimiz adanın ünlü meyhanesi “Remzi’nin Yeri”nde. “Remzi’nin Yeri” küçük, ama sevimli bir meyhane. Remzi, biraz asık suratlı, sürekli sarhoş olduğu izlenimi veren, tombulca, 60’lı yaşlarda gözüken biri. Meyhanenin girişinde, kendi masası var, ona kimseyi oturtmuyorlar. Bir yandan müşteriye hizmet veriyor, öte yandan da çilingir sofrasında garsonla birlikte kafayı çekiyor. Müşteri sarhoşluğa yaklaştığında onlar da sarhoş oluyorlar. Rakılar, şaraplar tüketiliyor, balıklar, hamsi köftesi ve yerel mezeler yeniyor. Adalı dostumuz Mustafa Erbil’den, laf arasında, 2500 yıldır yapılagelen yerel meze Garos’un tarifini alıyoruz: “Kolyos balığının ciğerleri, cam kavanoza yeteri kadar tuz ile yerleştirilir. Ağzı sıkıca kapatılıp 40 gün, gün ışığı alacak bir yerde bekletilir. 40 gün sonra, biraz limon dilimi ve ada eskilerinin garos otu, rumların kolibaro dedikleri bitki eklenir. Birkaç gün sonra zeytinyağı ve sirkeyle karıştırılarak yenir”

Ertesi gün işimiz zor, sabah sekiz ile akşam sekiz arası tüm günü arkeolog, araştırmacı Nuşin Asgari’nin bize yaptıracağı arkeoloji turuna ayırıyoruz. İlk durağımız Saraylar. Saraylar adı, aynı anlamdaki Palatia’dan geliyor. Saraylar, ana caddesi darmadağan olan Marmara’nın tersine, merkezi güzel düzenlenmiş bir yerleşim bölgesi, özelliği ise, mermer ocaklarına en yakın yerleşim bölgesi olması. Güzel de bir broşür bastırmış belediye. İnsanları çok cana yakın. Dalgakıranlarla korunan yat limanı ise heykellerle donatılmış. Limanın çevresi geniş bir alan, bu alanın kenarında ise çay bahçeleri, birkaç lokanta ve oraya bakan evler bulunuyor. Oradaki en güzel ev ise iç duvarları resim dolu harika bir ahşap ev. Evin içi duvar resimleriyle dolu.

Emekli Arkeolog Nuşin Asgari tam otuz yıl önce başlamış araştırmasına. Nuşin Hanım adadaki mermer ocaklarında bulunan bitmemiş ya da hatalı olduklarından sahiplerine gönderilmemiş halde olan mermer parçalarından hareketle tarihi saptamalar yapmış. Ona göre, ada, M.S. 100 ile 600 yılları arasında altın çağını yaşamış. Neredeyse dünyanın her yerine mermerler buradan gönderilmiş. Mermerlerin ince işçiliği ise mermeri satın alanların mekanında yapılıyormuş. Nuşin Hanım, mermer sütun başlıklarının üretim şeklini de bulduğu parçalardan hareketle keşfetmiş, araştırmalarını yayınlamış. Nuşin Hanım bir de açık hava müzesi kurmuş Saraylar’da.

Özetle, Marmara Adası, tarihiyle, yapılarıyla, insanlarıyla görülmeye değer.

(Cumhuriyet, Gezi Eki, 23 Ağustos 2006)

2 Temmuz 2006

Adatepe'den Karaburun'a

Adatepe'den Karaburun'a
(10-21 Haziran 2006)

Bir yere giderken başka yerleri de görme tutkumuz var ya, 9 günlük Urla dinlencemiz öncesi yol üzerinde bulunan Gelibolu yöresindeki anıtları ve savaş yerlerini bir kez daha görelim dedik.

Bu kez ilk durağımız, Bigalı köyündeki Atatürk konutuydu. Bigalı kavşağında, yolda gördüğümüz tüm askeri araçların oraya yöneldiğini gördük. Orada bir etkinlik vardı mutlaka. Köye vardığımızda sokaklara parke döşenmekte olduğunu ve tüm evlerin Türk Bayraklarıyla donatılı olduğunu görünce, kendimizi Kurtuluş dizisi gibi bir dizinin ortasında gibi hissettik. Köylüler camlarını siliyorlardı, iki gün sonra oradaki Atatürk Evi müzesinin açılışı varmış, tüm hazırlıklar onun içinmiş. Müze henüz açılmadığından kapısında resim çekerek “bize göre açılışı” yapmış olduk.

Sonra gezdiğimiz yerler Çanakkale savaşı alanları, gömütlükler, yanına yaklaşıma izin verilmeyen Büyükanıt (Abide), “otopark” haline getirilmiş olan şehit gömütlüğü alanı oldu.

Çanakkale’ye hep araba vapuru ile geçmiştik, bu kez “motorla” geçelim dediğimde bizimkilerden tepki geldi, “çok sallar” diye. “Motora” bindiğimizde bizimkiler vapura bindiğimizi sandılar. Motor o kadar büyüktü ki, bazı vapurlar bile onun yanında minik kalırdı. Bu şekilde hem yolu kısalttık, hem de zaman kazandık.

Çanakkale içini hızla geçerek, Gülpınar’a bağlı Kösedere köyünde, 30-35 yıl önce “üzerine villa yapmak için” satın aldığımız “denize sıfır” arsayı aramaya başladık. Elimizde tapu vardı, rasladığımız yaşlıca kişilere ada, pafta, parsel ile arsayı sorunca, o bilgilerle arsayı bulmanın mümkün olmadığını, arsayı kimden aldığımızı söylememizi istediler, şansımız vardı, tapu üzerinde o da vardı. Arsamıza gidecek yol olmadığından, arsamıza ulaşamadık. Arsanın bulunduğu yerin tarla olduğu, üzerine hiçbirşey yapılamayacağı, bugünlerde maddi değerinin de 40 yıl öncesinden pek farklı olmadığı anlaşıldı. Biz de “kıyı talanı” yasasının çıkışını bekleme kararı aldık.

Sahil yolunu izleyerek Ezine’ye ulaştık. Evde Ezine peyniri yiyoruz ya, peynircilerden birine girip, Ezine peyniri sorduk, adamcağız, başkalarının da benzer sözlerine rasladığını ima eden bir gülümsemeyle, oradaki tüm peynirlerin Ezine peyniri olduğunu, iyisiyle kötüsüyle, gördüğümüz tüm peynirlerin Ezine’de yapıldığını söyledi bize. Anlaşmamızın mümkün olmadığını anlayınca biz de oradaki en nitelikli peynirden satın aldık. Ah şu iletişimsizlik yok mu işte bütün sorun orada. Eve geldiğimizde peynirin çok kaliteli bir beyaz peynir olduğunu ama burada satılan Ezine peynirinden olmadığını daha sonra anlıyoruz.

Adatepe’ye Küçükkuyu’dan çıkılıyormuş, bir köprünün başındaki girişte oradaki Zeus Altarı’nın da tabelası var. Dört kilometrelik bol virajlı dar bir asfalt ile döne döne ulaştık Adatepe’ye. Köyün girişindeki koca çınar ağacının bulunduğu yerde iki çay bahçesi bulunuyor. İki çaycı da diğerinin alanına girmemeye büyük özen gösteriyor. Hurmalı Kahve ile Çınaraltı Çay Bahçesi, kardeşçe sürdürüyorlar yaşamlarını, bir yandan da rakip olduklarının bilincini taşıyarak.

Dostumuz Hüseyin ile eşi Asuman, yıllar önce oraya yerleşmişler, cennet gibi, bol meyva ağaçları, küçük bir fırını, hep olukla akan bir kaynak suyu bulunan bir avlusu bulunan taş evi onartmışlar orada yaşıyorlar.

Arka bahçede ise sebzeler var, sebze bahçesinin yanında da Hüseyin’in horoz ve tavukları barınıyor. İki de hindi var, onların kümesi ayrı. Tavuklar kuluçkaya yatmışlar. Hüseyin tek yumurtanın üzerinde olan tavuğu oradan alarak başka bir kümese dokuz yumurtanın üzerine götürüyor. Kuluçkada olan tavuğun değişen davranışlarından söz ediyoruz. Gündüz hepsi serbest, akşam olunca fırçayı yiyorlar, hepsi doğrudan kümeslere koşuyor. Koşmazlarsa başlarına gelecek belli olmalı... Evde arada bir de tavuk pişiriliyormuş... Komşuların keçileri ve tavşanları var. Sebze bahçesinin kapısının bir dakika bile açık bırakılmaması gerekiyor. Keçilerin en sevdiği şey sebze bahçeleriymiş çünkü. Bahçelere giremeyince, ortadaki incir ağacının yapraklarıyla kendilerine ziyafet çekiyor keçiler. “Keçileri kaçırmamaya” özen göstererek akşam yemeği hazırlığını izliyoruz. Bir yandan bol otlu salatalar hazırlanıyor öte yandan da fırında halvet olan odun ateşi. Hüseyin, yıllarca deneyim sonucu, en etkin ateşi bulmuş. Bahçedeki fırında elde ettiği odun ateşini mangala oradan da evdeki şömineye taşıyor.

Mönüde ise zeytinyağı ile terbiye edilmiş harika bir rosto var. Mangalda pişen rosto, ince dilimler halinde tabaklara konuyor, üzerine ise yine zeytinyağı ve kekik. Adatepe’deki kekik ilginç, limon kokuyor. Limonlu kekiği daha önce ne görmüş ne de duymuştuk. Kırmızı şaraptan yudumlarken birlikte okuduğumuz GS Lisesi’ndeki anılarımız sıralanıyor bir bir. Ardından beş ayrı otun karışımıyla üretilen “doğal çay” içiliyor. Ertesi sabah bol zeytinli, zeytinyağlı, peynirli kahvaltı ve köyün gezilmesi. Hüseyin Meral, ünlü (*) zeyinyağcı ya, orada ne yiyorsak herşey en kalitelisinden zeytinyağı ile terbiye ediliyor, pişiriliyor ya da yeniyor.

(*) Bkz. http://www.huseyinmeral.com/

Köyün bir tepe noktasında koca bir bina var, içi boş. Başka bir tepede de bir cami. Köy ikinci derecede sit alanıymış, tüm onarım ve yapılaşmanın müzenin onayı ile olması gerekiyormuş.

Adım başı harabe bir taş ev, üzerinde de "satılık" levhası... Aradan da Ege denizi gözüküyor. Keşif gezisinden sonra Küçükkuyu’ya iniyoruz. İlk durağımız Zeytinyağı müzesi, büyük emeklerle kurulmuş. Geleneksel zeytinyağı üreretiminin süreçleri ve araçları sergilenmiş orada.

Sahilde balık lokantaları sıralanmış yanyana. Balık çorbası, bol zeytinyağlı salatalar ve taze balık, daha ne ister insan.

Adatepe’ye dönüşte 10-15 dakikalık bir yürüyüşle Zeus Altarı’nı geziyoruz. Manzarası harika olan bir tepeye kurulmuş bir taş kule. Tüm Küçükkuyu ve etrafı oradan kuşbakışı görülebiliyor.

Bu kez akşam yemeğinde Sardalya balığı var, tabii ki yine mangalda. Beyaz şarap yudumlarken bu kez daha derin konular geliyor gündeme...

Ertesi sabah yine bol zeytinyağlı kahvaltı. Bu kez çok taze yumurta da var mönüde. Rafadan yumurtanın uç noktasını kırıp çay kaşığıyla yemek yerine, içini küçük bir kaseye boşaltıp, üzerine zeytinyağı, kekik, tuz ve karabiber koyarak yiyoruz yumurtayı bu kez. Kahvaltıların vazgeçilmez bileşeni ise “zeytin sütü”. Ekmeğimizi ona batırıp yemeden başlayan bir kahvaltıyı düşünmek olanaksız. Sıcakta bozulur endişesiyle zeytinyağını oradan almıyoruz.

Kahvaltı sonrası vedalaşma ve yol. Bu kez başka bir sınıf arkadaşımız Emin’lere gidiyoruz. Derya ve Emin Göktepe Sarmısaklı’da (Ayvalık) bir apartman dairesinde geçiriyor yazlarını. Çay ikramıyla başlayan öğle yemeğine dönüşen bir ikram ile balkon sefası yapıyoruz hep birlikte. Oradan Ayvalık’a ve Cunda (Ali Çetinkaya) Adasına gidiyoruz.
Adayı karayla birleştirdiklerinden araba ile geçilebiliyor oraya. Orada bir de dizi çekildiğinden, daha da ünlenmiş bölge. Yıkık dökük eski rum yapıları astronomik fiyatlarla alıcı buluyor. Sonra da ya otel oluyorlar ya da lokanta. Sahil ise açık havada oturma yerleri bulunan lokanta ve çayhanelerle dolu.

Akşam ulaştığımız yer Urla ve yolunu zor bulduğumuz dokuz günümüzü geçireceğimiz askeri dinlence kampı. Kampa gitmek için Özbek köyünden geçmek gerekiyor. Haritada bulduğumuz köyün yolunu bulmak için dolanıp duruyoruz, sonunda biri ipucunu veriyor bize, Total benzincisinin karşısından sapmak gerekiyormuş. Kampın levhası da konmuş yolun girişine, bir de 11 sayısı var yanında, yani sapaktan uzaklık 11 kilometre. Dar, bakımsız, bol çukurlu bir yolla zorlukla kampa ulaşıyoruz karanlıkta.

Karaburun’a giderken, bakımlı ve bol dönemeçli yolun üzerindeki köyleri ve yerleşim merkezlerini görüyoruz öncelikle. Denizde ise balık üretim havuzları oluşturulmuş. Denize girenlere ise hiç raslamıyoruz.

Karaburun küçük ve sevimli bir kaza. Nüfusu kışın 1,500 yazın ise bunun on katına varıyormuş. Karaburun’da bizi yine bir sınıf arkadaşım karşılıyor, folklorcu Nahit Güvendi. Nahit daha sonra dansçı ve koreagraf olmuş. Dizi oyunculuğu da yapmış. Eşi Ayşenur ise oradaki İlk Yardım Eczanesini işletiyor. Karşılama sonrası söz yine kırk yıl öncesine gidiyor. Benim de folklor kolunda olmamın belgesi geliyor önümüze, bizimkiler inanmıyor ama belgeye göre ben folklorcu olmuşum... Bir de fotoğraflı sınıf listemiz. Aynı sınıfta okuduğumuz arkadaşların yarısını anımsayamayınca şaşırıp kalıyorum. Birlikte okumadığım, ama yazılarını okuduğum çevirmen Hüsnü Dilli de oraya gelerek katılıyor söyleşimize.

Ardından, iskelede, “Number One” restoranda karagöz benzeri bir yerel balıkla ziyafet. Keşke o güzelim lokantaya daha güzel bir isim bulabilselerdi. Yerel balıklardan herhangi birinin adı çok daha sıcak olabilirdi. Sonra Hüsnü, bizi yeni yaptırdığı evine götürüyor. Önünde mavi deniz, yeşillikle kaplı bir adacık ve harika bir doğa görüntüsü olan bir villa. Ben “dream house” (düş evi) diyorum. İnsan ancak bu kadar güzel bir ev hayal edebilir. Bu manzara karşısında koca bir teras, koca bir salon ve solunun her iki tarafında odalar, mutfak ve tuvaletler. Ev yeni bitmiş, güle güle otursun.

Dönüşte bu kez, Alaçatı’ya gidiyoruz, dar ve ıssız bir yoldan. Alaçatı, zenginlerin amerikan usulü bakımlı koca çim bahçeli ve yüksek çitli evlerinin bulunduğu bir yerleşim. Yüksek gelirli kişilerin ağırlandığı yabancı isimli bol yıldızlı otel de deniz kıyısında yerini almış.

Sabahın sekizinde dönüş yolculuğumuz başlıyor. Özbek köyü, Urla, İzmir, Manisa, Akhisar. Akhisar’da Efenin Yeri bizim geçen yıl da durup köfte yiyip zeytinyağı aldığımız yer. Bu yıl da orada mola veriyoruz. Öğle yemeğine epeyce zaman olduğundan zeytin ve zeytinyağı alıyoruz oradan. Öğle yemeği molamiz ise Bursa’da Heykel’deki geleneksel İskender Kebapçısı olacak. Geleneği bozmayıp kayboluyoruz Bursa’da. Sorduğumuz kişiler bize önerilerde bulunuyorlar, sonunda ulaşıyoruz İskender’e. Kebaplar hala bozulmamış. Tereyağı ayrı geliyor. Bu geleneğimizi bilenlerin kulaklarını çınlatıyoruz.

Sonra Gemlik, yine zeytinyağı ve zeytin molası. Bu kez durağımız Marmara Birlik satış yeri. Nerede eski sınıflandırmalar. Artık zeytinler çekirdek ve dane büyüklüklerine göre sınıflandırılmıyor. Sele ve salamura sınıflandırması var. Zamana göre daha iyiye gitmesi gereken sınıflandırma türleri ne yazık ki ortadan kalkmış. Zeytinyağı sınıflandırılması da aynı. Riviyera konusunda da danıştığımız kişiler çelişik “bilgiler” verdiler. Kimi onun sızma zeytinyağı ile başka bir yağın karışımı ile elde edilen daha hafif bir yağ olduğunu belirtirken başka birileri de onun başka bir yağla karıştırılmadan seyreltildiğini söyledi. Rivyera zeytinyağının sızma zeytinyağından daha ucuz olması ise birinci tezi güçlendiriyor.

23 Nisan 2006

Olaylar Yorum İstemez Ocak 2006

Olaylar Yorum İstemez Aralık 2005-Ocak 2006

20.Ara "* AKP iktidarı Diyanet İşlerin'nin yapısını değiştirmek için yasa tasarısı hazırlıyor * Erdoğan'ın ""gavur kent"" yakıştırmasına yönelik sözlerine tepki yağdı: ""İzmir'i teslim etmeyeceğiz"""
21.Ara Diyarbakır'da Töre Cinayetlerini Araştırma Komisyonu'nun inceleme yaptığı gün bir kadının burnu kesildi.
22.Ara Asgari ücret 30 YTL artarak 380 YTL oldu.
23.Ara "Kapıkule'deki kaçakçılık ve rüşvet operasyonu kapsamında 44 gümrükçü tutuklandı, 27 polis de savcılığa sevk edildi."
24.Ara "* AKP'li belediye, kadını aşağılayan, çağdışı önerilerin yer aldığı kitapçık dağıtıyor.
* Devrim şehidi Asteğmen Kubilay, Bekçi Hasan ile Şevki, Menemen'de törenle anıldılar."
31.Ara "Kurulacak 15 yeni üniversitenin rektörlerini hükümet belirleyecek. (YÖK devre dışı)"
01.Oca "Cumhurbaşkanı, AKP iktidarını kimlik tartışmaları ve yargıya müdahale konularında uyardı."
02.Oca "* Son 10 yılda, zaman aşımından 5 milyon dava düştü.
* Ağrı'dan, kuş gribi kuşkusuyla Van'a sevk edilen 6 kişiden biri yaşamını yitirdi."
03.Oca "* Washington, Azerbeycandan da üs istedi. ABD, İran çemberini daraltıyor.
* Büyükelçi Ünal Çevikgöz, Bağdat'ta süikasttan kurtuldu."
04.Oca "Avrupa solu, komünizmi faşizmle bir tutan tasarı için Avrupa Konseyi'ne sert tepki gösterdi."
05.Oca "AKP Hükümetinin yanlış doğalgaz politikalarının Türkiye'ye maliyeti 3,5 milyar Dolar"
10.Oca "* Ağça çifte afla dışarı çıkacak.
* Yabancı şirketlerin yurtdışına yaptıkları kâr transferi 2005'de 1 Milyar 100 milyon Dolar civarında"
13.Oca "* İki kez aftan yararlandırılan ülkücü terörist Ağça, bayrak ve çiçeklerle karşılandı.
* Kurban Bayramı'nın 3. Günü, Mina'da şeytan taşlama alanında meydana gelen izdihamda üçü Türk 367 kişi öldü."
14.Oca Türkiye'de 12 ilde kesin, 19 ilde şüpheli kuş gribi vakaları bulunduğu bildirildi.
15.Oca Nâzım Hikmet'in 104. Doğum günü etkinliklerle kutlanıyor.
16.Oca Şili'de devlet başkanlığı seçimini sosyalist partili Michelle Bachelet kazandı.
17.Oca "* AKP'nin 2003 yılında yenilediği 2025 yılına kadar geçerli doğalgaz fiyat formülüyle Türkiye yılda 250 milyon Dolar zarar edecek.
* Ağça çürük raporu aldı."
18.Oca Ankata Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, kresi kart borçlarının son iki ayda 33 can aldığını açıkladı.
19.Oca Şemdinli'de, kalabalığa ateş açarak bir kişinin ölümüne, 5 kişinin de yaralanmasına neden olan çavuş Tanju Çavuş, ilk duruşmada serbest kaldı.
20.Oca Futbol Federasyonu Olağanüstü Genel Kurulu'ndaki başkanlık yarışını, AKP'nin açık tavrına karşın Haluk Ulusoy kazandı.
21.Oca Yanlış, Yargıtay'dan döndü. Tahliye kararı oybirliğiyle bozulan ülkücü katil Ağça, Kartal'da gözaltına alındı.
22.Oca Türkiye'deki iş yaşamında yer alan kadın sayısı giderek azalıyor.
23.Oca "* Sibirya soğukları Türkiye'yi vurdu.
* Prof. Dr. Aydın Güven Gürkan 65 yaşında yaşamını yitirdi."
24.Oca Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın, isim vermeden CHP liderinin hesabunda "muazzam para" bulunduğu sözlerinin basına yansıması Ankara'yı karıştırdı. Günboyu sessiz kalan bakan haberi yalanladı.
25.Oca "* Demokrasi ve aydınlanma şehidi Uğur Mumcu, katledilişinin 13. Yıldönümünde tüm yurtta etkinliklerle anıldı.
* Tiyatro sanatçısı Mümtaz Sevinç, Üsküdar'daki evinde öldürüldü."
26.Oca Batman, Muş ve Şanlıurfa'da yaşları 14-19 arasında dört genç intihar etti.
27.Oca "* Başta İstanbul, Ankara ve Bursa olmak üzere 8 ilde birçok fabrikanın doğalgazı kesildi.
* Filistin'de on yıl aradan sonra yapılan genel seçimlerde, El Fetih dönemi sona erdi, radikal islamcı örgüt Hamas 132 sandalyelik parlamentoda 76 sandalyeye sahip oldu."
28.Oca Doğalgazı kesilen 12 kuruluşa yüzde 50 oranında gaz verilebildi.
29.Oca "* Küreselleşme karşıtları yürüdü.
* AKP, üç yılda 1750 çalışanı görevden aldı, 4,906 personelin yerini değiştirdi."
30.Oca Başbakan Tayyip Erdoğan'ın eski ve yeni mal bildirimlerindeki hareketlilik karşılaştırılamıyor.

Bir güzel insan: Oğuz Arıkanlı

Franszıca öğretmenimiz Vedat Günyol'un Çan Yayınları'na gidiyorum 1969'da. Hoca büroda yok, yerinde Oğuz Arıkanlı oturuyor. İşte böyle tanıştım Oğuz Ağabeyle. Ozan olduğunu öğreniyorum, bir de Yeni Ufuklar'ın son sayfalarında yayınlanan Olaylar Yorum İstemez'deki derlemelerinden tanıyorum onu. Yıllar sonra o yazıları yeniden okuduğumda anlıyorum bu derlemelerin önemini. Olaylar Yorum İstemez'de, Oğuz Ağabey, her günün gazetelerinden seçtiği haber başlık ya da özetlerini alarak bir tür "vak-a nüvis"lik yapmıştı. Oğuz Ağabeyi yitireli yıllar oldu, Olaylar Yorum İstemez de onunla birlikte öldü. Ben "zor" bir işi yapmaya çalışacağım, Olaylar Yorum İstemez'i 2006 yılından başlayarak, yaşamım ve gücüm elverdiğince sürdürmeye çalışacağım. Onunkinden en önemli ayırt, benim, aksini belirtmediğim sürece, yalnızca Cumhuriyet Gazetesi'ni kaynak olarak kullanmam.

Oğuz Ağabeyle olan anılarım bu kadar değil, sırası geldiğinde buraya da aktarmayı diliyorum.

10 Mart 2006

Vedat Günyol 95 Yaşında

Vedat Günyol 95 Yaşında
Aydın Ergil

Yaşamı aydınlanma ve aydınlatma savaşımı içinde geçen öğretmen, düşünür, eleştirmen, hümanist yazar Vedat Günyol, 6 Mart 1911’de doğdu, yaşasaydı 95 yaşında olacaktı. Günyol, bağnazlığa, gericiliğe ve köktendinciliğe karşı savaşımını, yaşamının son saniyelerine değin “hasta yatağından” bile sürdürdü. 9 Temmuz 2004’de aramızdan ayrılan Günyol’un aydınlık düşünceleri dostlarıyla, öğrencileriyle, yapıtlarıyla sürüyor.

Vedat Günyol, İlhan Selçuk’un bir konuşmasında belirttiği gibi, 20. Yüzyılı baştan sona katetti. Türkiye’nin aydınlanma devriminin ateşiyle büyüdü, yüzyılın son yarısında da ışığını yeni kuşaklara doğru tuttu. Bir yandan öğretmen olarak gençlerle sürekli içiçe olurken, öte yandan da yazılarıyla, çevirileriyle tüm aydınlarla kucaklaştı. Yaşamı ise düşünceleriyle tam bir uyum içindeydi. Yapıtlarından başka mülkü hiç olmadı.

Günyol’un yazılarında işlediği konuların başında “bağnazlık” yer alıyordu. Hangi düşünceyi savunursa savunsun, eğer bir kişi, eleştiriye, gelişmeye kapalıysa bağnazdır. Ülkemizi ortaçağın öncesine taşımak isteyenler, doğaları gereği bağnaz olabilirler. Peki ya onlara karşı durması gerekenler, bir başka deyişle, Cumhuriyet ile gelinen düzeyi savunanlar ile ülkeyi daha da ileri götürme savında olanların “bağnaz olma hakları” var mı?

Vedat Günyol, Cumhuriyet’in hem yazarı hem de iyi bir okuruydu. Hasta yatağında bile Cumhuriyet gazetesi elinden eksik olmadı. Yazıları hep ışık saçtı, yaşamının sonuna doğru da hem kısaldı hem de yoğunlaştı. Aziz Nesin gibi, o da, son yıllarında, köktendinci gelişmeleri, ülkemiz ve dünyamız için karanlığa dönüş tehlikesi olarak niteledi, son yazılarını hep o tehlike üzerine yazdı.

Vedat Günyol’un dostları, onun adını, düşüncesini, yapıtlarının yayımını, aydınlığını sürdürmek için birçok girişimde bulunuyorlar. Bu çabalar arasında, Günyol’un doğum ve ölüm yıldönümlerinde bir araya gelmekten başka, şunlar var:
  • Vedat Günyol’un yapıtlarının yeni baskılarının gerçekleştirilmesi
  • Vedat Günyol adının yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği Kadıköy’de bir sokağa ve kültür merkezine verilmesi (Bu konuda toplanan imzalar 12 Aralık’ta Kadıköy Belediyesi’ne iletildi, bugüne değin bir sonuç alınamadı)
  • Vedat Günyol’un düşüncelerinin yeni kuşaklara aktarılması
  • Vedat Günyol’un 1965’den bu yana her yıl 19 Mayıs’ta öğrencileriyle buluştuğu Burgazada Kalpazankaya’daki dost sofralarının sürdürülmesi
  • Vedat Günyol’un yirmibeş yıl, çoğu kez kendi maaşından para katarak çıkardığı ve 1976’da kapattığı Yeni Ufuklar dergisinin yeniden yayınlanması
Vedat Günyol, yazılarında hep bilge kişileri konuşturup durdu. Son haftalarda artan kaba konuşmalara karşı, biz de onu konuşturarak noktalayalım bu doğum gününü kutlama yazısını: “Uygarlık, her şeyden önce bir nezaket sorunudur. İşte, bamteli de budur. Sözlüklerde nezaketin karşılığını ararken şu sözcüklerle karşılaştım: İncelik, soyluluk, centilmenlik, kibarlık, tatlılık, hoşgörü vb.” (“Uygarlığın Bamteli” adlı kitabındaki aynı adlı yazısından)

“100’e 5 Var”, nice yıllara Vedat Günyol.

Not: Bu yazı 6 Mart 2006'da Cumhuriyet Gazetesinde yayınlandı.